Tasavvuf Hakk’a Vuslattır

Girizgâhımı şöyle güzel bir sözle yapmak istiyorum, ‘’Hakk’a vuslat, nefsten kopmakla olur.’’ Zaten Hakk’a âşık bir kalp de ancak ona kavuşursa mutmain olur. Tasavvuf tarihimize baktığımızda da Hakk’ın cemaline âşık, gönül erleri olan sufiler görüyoruz. Bunlara Rabiatü’l-Adeviyye, Semnun örneğini verebiliriz.

Semnun tasavvufu şu şekilde tanımlar, ‘’ Tasavvuf hiçbir şeyin sana, senin de hiçbir şeye malik olmamandır, Ne melîk, ne de memlük olmandır.’’ Yani onun anlayışına göre Allah ile olmanın adabı, kişinin huzûr-i İlahide kendisini aciz, zayıf, fakir ve hiç olarak görmesiydi. Vuslat ve hicranı şöyle açıklardı. Kulun Hakk’a vuslatı nefsten kopmakla, Hak’tan hicran ve uzaklaşması nefse yaklaşmakla başlar. Yani nefse yakınlık Hak’tan uzaklaşma, Hakk’a yakınlık nefsten kaçmadır.

Vuslat’ın kendisine dönecek olursak, ‘’ulaşmak, erişmek, sevdiğine kavuşmak’’ demektir. “Kulun seyrüsülûk neticesinde nihaî maksadı olan Hakk’a ulaşması, Hak ile birlikteliği, metafizik çerçevede Hakk’ın âlem ve içindekilerle beraberliği” manasına gelen vasl ve ittisâl, kulun Hak’tan ayrılığı ve uzaklığına, Hakk’ın âlem ve içindekilerden münezzeh oluşuna işaret eden fasl ve infisâl ile bir arada kullanılır.

Yukarıda da bahsettiğimiz Rabiatü’l-Adeviyye başta olmak üzere, Allah’a karşı besledikleri aşkın dile getirilemez boyutunu eserlerinde vuslat ve hicran ifade eden remizli kelimelerle ifade etmeye çalışmışlardır. ‘’Bütün mahlûkattan uzaklaşıp, gerçek sevgiliye Hakk’a ve O’nu müşahede etmeyi vasl, vüsûl ve visâl, O’nunla birlikte olmayı ittisâl, O’ndan ayrı kalmayı firkat ve hicran hali diye yorumlar Rabiatü’l-Adeviyye.’’

Tasavvuf tarihinde vasl ve fasl terimlerini kullanan ilk müellif olan, Ebû Nasr es-Serrâc el-Lümaʿ adlı eserinde vaslı “gāib olana ulaşmak”, faslı “sevgiliden umulan şeyden ayrı düşmek” şeklinde tanımlamıştır. Yahyâ b. Muâz er-Râzî, arşın altındaki tabiat âlemine gözünü yummayan kimsenin arşın üstündeki ilâhî âleme ulaşamayacağını söyler. Bu sebeple ona göre vuslat bir anlamda Hak ile aradaki perdeleri kaldırmaktır. Vuslatın başlangıcı kulun kendini Hak’tan uzaklaştıran her şeyden yüz çevirmesidir (zühd). Kul farz ve nâfile ibadetlerle Hakk’a yakınlaşır (takarrüb) ve nihayet sevdiğine kavuşur (vuslat). Kavuşmanın bir sonraki aşaması Hak ile daimî birliktelik (ittisâl) makamıdır ki bir tür vahdet halidir. Tasavvufun nihai gaye, Hakk’a vuslat, insanı kâmil olmak, Hakk’a vasıl olmaktır. Tüm bunların sonucunda da hatta şeriatı uygularken bile edep timsali olmak, bütün bu bahsedilenleri edeple, rıza haliyle gerçekleştirdiğimiz takdirde netice Hakk’a vasıl olmak olacaktır.

Vuslatın gerçekleşme sürecini, Allah’u Teâlâ’dan rivayet edilen Kudsi hadis bize rivayet eder. Allah’u Teâlâ buyurdular ki, ‘’Benim veli kuluma düşmanlık edene ben harp ilan ederim. Kulum bana üzerine farz kıldığım şeylerden daha sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum farzlardan sonra nafilelerle yaklaşmaya devam ederse, ben onu severim. Ben onu sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, düşünen aklı ve konuşan dili olurum. Böyle bir kulun istediğini hemen veririm, bana sığınınca onu korurum.’’  Buhari, Rikak 38

Eğer ameli anlamdaki görevlerimizi yerine getirirsek, rıza çerçevesini yerine getirirsek Allah’u Teâlâ böyle kuluna garanti eder. Kulun Allah ile işitmesi, görmesi bir çeşit vuslattır. Bize vaat edilen netice öyle güzeldir ki, Hakk’a ulaşma, hakikate kavuşma müjdesidir.

Hakk’a vuslat, tasavvufun varmak istediği son hedeftir. Ondan gayrısı yoktur zaten. Hakk’a ulaşma yolunda çekilenler, yaşananlar vardır, vuslat bunu sona erdirir.

Zünnun Mısri tasavvufu şöyle tanımlamıştır. ‘’Ehl-i tasavvuf, Allah’ı her şeye tercih eden ve Allah’ın da kendilerini her şeye tercih edip yücelttiği kimselerdir.’’

Ebu’l-Huseyn Nuri ‘’Tasavvuf, Hakk’ın nasibi için nefsin nasibini külliyen terk etmektir.’’

Ebu Amr Dımaşki ‘’Tasavvuf, yaratıkları noksan görmek, her noksandan münezzeh olan Hakk’ı görmekle noksan olan her şeye göz yummaktır.’’

Ebu Bekir Şibli ‘’ İki dünyada Allah ile beraber O’ndan başka bir şey görmemektir.’’

Yukarıda bazı tasavvuf tanımlarını gördük, öyle güzel ifade edilmişler ki… Tasavvuf, kulun Rabbiyle baş başalığını öne çıkarıyor bence, yakınsın ama bir o kadar da uzak…

‘’Biz ona şah damarından daha yakınız.’’ Kaf 50/16

‘’Yönünüzü ne tarafa dönerseniz Allah oradadır.’’ Bakara 2/115

Ayeti kerimelerden de kulun, Rabbiyle olan yakınlığını görüyoruz. Her şeyin faili Allah’tır ve sonunda ona kavuşacağız. İnsanı dünyada, Rabbinden uzaklaştıran, kafasını karıştıran o kadar çok etken vardır ki, kişi bu dünyalık şeylerden ancak ibadetlerinde titiz olur, maneviyatına düşkün, ihlaslı olursa vuslata daha erken erenlerden olur. Vuslatın sırrına ulaşmak fedakârlık isteyen bir süreçtir. Tasavvufun da ulaştırmak istediği tevhid anlayışı budur kişiyi. İbadet sonucunda meydana gelen aşk ve sevgi ile kulun Rabbiyle buluşması, maddi ve zati birleşme değil, manevi bir vuslattır. Vuslata erebilmek için kulun yapacağı en önemli şeylerden biri de masivadan uzak durmaktır. Mâsîvâ kesreti ifade eder ve Allah’tan gayrı her şeydir. Yani Hakk’ın dışındaki şeylerdir. Kişiyi Rabbinden uzaklaştırır, vuslatını engeller. Biz bunları nefsimizle görürüz. Mâsîvâ âşıkların zindanıdır ve onun içinde tıkılıp kalmışlardır. Gönlünden bu mâsîvâyı çıkaranlar zindandan kurtularak Hakk’ın tecellisine kavuşurlar. Bunun için insanın kendini bilmesi ve nefsine hâkim olması gerekir. Bunun bilincinde olan kimseyi Hakk’ın vuslatından hiçbir şey döndüremez.

Son olarak Mevlana Hazretlerinin güzel bir sözüyle noktalamak istiyorum. ‘’Bize gözün değil, gönlün gördüğü yürek gerek. Düşlerdeki tabir değil, gerçeğe vuslat gerek.’’

Vuslatın sırrında Hakk’a kavuşanlardan olmak duasıyla…

Click to rate this post!
[Total: 0 Average: 0]